TOPLUMSAL GÖREV VE SORUMLULUKLARIMIZ - II

2008-02-12 12:58:00

İktisatlı olmak

Allâh’ın kullarına bahşetmiş olduğu bir nimet ve imkan, ihtiyaca göre en uygun bir şekilde kullanılmalı, dinî ve ahlakî ölçülere göre gereken yerlere, gerektiği kadar harcanmalıdır. Bunların toplumun zararına kullanılması; harcamada lüks ve israfa kaçılması yasaklanmıştır. İsraf, şahsi ve ailevi harcamalarda ileri gitmek, nefsin kötü arzularını tatmin için harcama yapmak, insanî ve dinî bir amaç taşımaksızın eldeki imkanları, ihtiyacın dışında saçıp savurmaktır. Bunun için israf ve lüks, toplum ekonomisini zaafa uğratır, kalkınmayı engeller ve kötü örnek teşkil ettiği için toplumda huzursuzluklara neden olur. Diğer taraftan lüks ve israf, bencillik ve hasedi doğurur. Bu da, toplum barışını bozar, çekişmeye, dağılmaya yol açar.

Kur’an’da muhtaçlara yardım etmek tavsiye edilirken, israf Şeytan’ın işi olarak nitelenmiş ve

وآت ذا القربى حقه والمسكين و ابن السبيل ولا تبذر تبذيرا. ان المبذرين كانوا اخوان الشياطين، وكان الشيطان لربه كفورا

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savunma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir” buyurulmuştur (İsrâ 17/26-27).

Bütün işlerinde ve davranışlarında orta yolu tutmak Müslüman’ın özelliklerindendir. Kur’an’da, والذين اذا أنفقوا لم يسرفوا ولم يقتروا وكان بين ذالك قواما   “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, ikisi arasında dengeli bir harcamadır” buyurulmaktadır (Furkan 25/67). Hz. Peygamber de,! ما أحسن القصد في الغنى! ما أحسن القصد في الفقر! أحسن القصد في العبادة “Zenginlikte orta yolu tutmak ne güzeldir; fakirlikte orta yolu tutmak ne güzeldir” buyurmuştur[1].

Dinen haram kılınan ve lüks sayılan şeylerin tüketimi israf olduğu gibi, helal  olan yiyecek ve içeceklerin gereğinden fazla tüketilmesi de haramdır. Nitekim Kur’an’da,

يا بني آدم خذوا زينتكم عند كل مسجد وكلوا واشربوا ولا تسرفوا، انه لا يحب المسرفين

“Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetlerinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez” buyurulmaktadır (Araf 7/31). Hz. Peygamber de; كلوا واشربوا وتصدّقوا والبسوا، مالم يخالطه إسراف أو مخيلةٌ “İsraf etmeksizin, kibre kapılmaksızın yiyiniz, giyiniz ve fakirlere yardım ediniz” buyurmuştur[2].

Çalışmak, üretmek:

Çalışmak, üretmek ve kazanmak bireysel bir hak olduğu gibi, aynı zamanda kendimize, ailemize ve topluma karşı bir vazifedir. Kendimizin ve bakmakla yükümlü olduğumuz aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak, yakınlarımıza ve topluma yük olmamak için çalışmak, dinî ve sosyal görevlerimiz arasındadır. Hz. Peygamber, dağdan odun toplayıp satmanın, başkalarına el açmaktan daha iyi olduğunu söylemiştir[3]. Başka bir hadislerinde de, قال ما أكل أحد طعاما قط خيرا من أن يأكل من عمل يده …   “Hiç kimse, çalışıp kazandığından daha hayırlı bir yemek yememiştir…” buyurmuştur[4].

İnsanın, kazanması ve başarması için çalışması gerektiğine Kur’an’da işaret edilmektedir

للانسان الا ما سعى وأن ليس   "İnsan için ancak çalışıp kazandığı vardır" (Necm 53/39).

Kendimiz ve ailemizin geçimi için çalışmak, bir vazife ve Allâh’ın rızasını celbeden bir ibadet olduğu gibi, kabiliyetlerimizi toplumun gelişmesine ve refahına yararlı kılmak da toplumsal bir görevdir. Zira ülkelerin gelişmesi ve mamur bir hale gelmesi, o ülke halkının çalışıp kazanmasına bağlıdır. Bir toplumda refah ve bolluğun yaygınlaşması, kişileri cömert, tok gözlü ve güvenilir yapar, fakirler de bu refahtan pay alırlar. Yokluktan kaynaklanan kıskançlık ve düşmanlıkları da böylece ortadan kalkar. Bunun için Müslüman’ın vaktini boş geçirmemesi, çalışıp kazanması istenmiştir. Kur'an-ı Kerim'de, Müslümanların işlerini bırakıp Cuma namazına gitmeleri emredildikten sonra,

فاذا قضيت الصلاة فانتشروا في الارض وابتغوا من فضل الله واذكروا الله كثيرا لعلكم تفلحون

“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allâh’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allâh’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz” buyurulmaktadır (Cumua 62/10).

Hz. Peygamber de, toplumun kalkınması için dayanışmayı, şirketleşmeyi tavsiye etmiş ve Allah’ın ortaklara yardım edeceğini belirterek, Yüce Allâh’ın, إنّ الله تعالى يقول: أنا ثالث الشريكين، ما لم يخن أحدهما صاحبه، فإِذا خانه خرجت من بينهما" “Birbirlerini aldatmadıkça ben iki ortağın üçüncüsüyüm. Fakat biri diğerine hıyanet edince ben aralarından çekilirim” buyurduğunu haber vermiştir.[5]

Toplumun gelişmesi ve refahı için çalışmak bir görev olmakla birlikte, devlet sektörü, özel sektör veya diğer kuruluşlarda, başarılı olamayacağımız görevlere talip olmamak ve üzerimize aldığımız vazifeyi zamanında ve olması gereken şekilde yapmak da dinî ve sosyal sorumluluklarımız arasındadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,  ان الله يأمركم أن تؤدوا الامات الى أهلها   “Allâh, emanetleri (yani idarî ve sosyal görevleri) mutlaka ehline vermenizi emreder…" (Nisa 4/58).

واحسنوا ان الله يخب المخسنين “İşlerinizi en güzel bir şekilde yapın. Çünkü Allâh, işlerini güzel bir şekilde yapanları sever” buyurulmaktadır (Bakara 2/195).

Kamu mallarını korumak, haksız yollarla bunları elde etmemek:

Toplumsal görevlerimizden bir diğeri de, kamu mallarını korumak, haksız yollarla bunları elde etmeye çalışmamaktır. Kamu hakları ve kişinin topluma karşı vazifeleri, öneminden dolayı, ibadetler gibi, Allâh hakkı olarak kabul edilmiştir. Bu haklar, af, sulh gibi bir yolla ıskat edilemez, kaldırılamaz veya değiştirilemez. Toplumda bütün fertlerin, bu hakları koruma, kollama hak ve sorumluluğu vardır.

Yüce Allâh, fert olsun, toplum olsun başkasının malını yemeyi yasaklamıştır. Kur’an’da,

ولا تأكلوا اموالكم بينكم بالباطل وتدلوا بها الي الحكام لتأكلوا فريقا من أموال الناس بالاثم وأنتم تعلمون

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile, günaha girerek yemek için onları hakimlere (ve sorumlulara) yetki sahiplerine rüşvet olarak vermeyin” buyurulmaktadır (Bakara 2/188). Peygamberimiz (a.s.) ise على اليد ما أخذ ت حتى تؤدي “Aldığı şeyi geri verinceye kadar kişinin üzerinde bir borçtur.” buyurmaktadır[6]. Yani, onu koruyup sahibine iade etmesi gerekir. Aksi halde dünyevî ve uhrevî sorumluluk vardır. Kamu malları, belirli kişilere değil bütün cemiyete ait olduğundan, bunlara tecavüz edildiğinde, manevi sorumluluğundan kurtulmak oldukça güçtür.

Nitekim Hz. Peygamber, Hayber savaşında alınan  ve henüz taksim edilmemiş olan kamuya ait ganimetlerden değersiz bir takım eşyayı alan, daha sonra da düşman tarafından öldürülen sahabînin,  büyük bir günah işlediğini, dolayısıyla şehit olmadığını belirtmiş ve kendisi cenaze namazını kıldırmaktan kaçınmıştır[7].

Kamu mallarına tecavüz sadece devlet mallarını talan etmek, zimmete geçirmekle değil, hazineye, belediyeye, vakıflara ve çeşitli kamu kuruluşlarına ait menkul ve gayri menkulleri şahsi menfaatler doğrultusunda kullanmak; bunları, özellikle vapur, tren, otobüs gibi çok aşınan araçları öz malımız gibi ihtimamla kullanmamak; trafik kurallarını ihlal ederek akaryakıt ve işgücü israfına sebep olmak; Devlet sektöründe başarılı olamayacağımız görevlere talip olmak, üzerimize aldığımız vazifeyi zamanında ve olması gereken şekilde yapmamak da kamu mallarına tecavüzdür.

Sonuç

Sonuç olarak, sorumluluk bilinciyle yaratılan insanın, başta Allâh olmak üzere, kendisine, ailesine, komşularına ve topluma karşı sorumlulukları vardır. Topluma karşı sorumlulukların başında, Müslümanların birbirini sevmesi ve birbirlerinin haklarına saygı göstermesi gelmektedir. İslâmî terbiye ile yetişmiş insan, seven ve sevilen, merhamet eden, herkesle hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen; kendisiyle, ailesiyle, içinde yaşadığı toplumla, milletiyle ve bütün insanlıkla barışık olandır. Böyle bir Müslüman, maddi ve manevi alanda iyilikte yardımlaşır, muhtaçlara yardım elini uzatır. Kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak, yakınlarına ve topluma yük olmamak için çalışır; harcarken ne israf eder, ne de cimrilik yapar. Dinî sorumluluğa sahip olan kişi, Allâh hakkı olarak kabul edilen kamu mallarını korur, haksız yollarla bunları elde etmeye çalışmaz.



[1] Mecma’u’z-Zevâid, Zühd, 36/1; İbn Kesir, Furkan 25/67.

[2] İbn Mâce, Libas, 23, (3605), II, 1192.

[3] Buharî, Zekat, 50, II, 129.

[4] Buhârî, Buyû, 15, III, 9.

[5] Ebu Davud, Buyû', 27, (3383), III, 677.

[6] Ebû Dâvûd, Buyû, 90, (3561), III, 822.

[7] Bk. Müslim, İman, 48, (182), I, 107-108.

431
0
0
Yorum Yaz