İSLÂM VE DEĞİŞİM - III*

2008-02-12 13:05:00
4.     Muâmelât ile ilgili hükümler:

İnsanların birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen, dünyaya ilişkin işlemleri tanzim eden hükümlere muamelat denilir. Dini hükümlerin değişmesi genelde muâmelât sahasında olmaktadır. Muâmelâtla ilgili  hükümler, genel teşrî  getiren ve  uygulama mahiyetinde olan; makâsıddan (amaç) olan veya vesâilden (araç) olan; illetleri tespit edilen hükümler veya edilemeyenler şeklinde tasnif edilerek ele alınacak ve durum değerlendirmesi yapılacaktır.

a)     Genel teşrî getiren hükümler:

Dini hükümler; genel teşrî getiren ve özel teşrî getiren hükümler şeklinde iki gruba ayrılabilir. Genel teşrî getiren hükümler, zamana, mekana, herhangi bir millet, örf veya adete göre farklılık arz etmez. Başka bir deyişle genel teşrî getiren hükümler, evrensel niteliğe sahiptirler. Özel teşrî getiren hükümler ise, çoğu zaman ilgili olduğu olaya ait olur ve değişebilirler.

Bu sebeple, her iki türden ahkâmın birbirine karıştırılmaması gerekir. Kur’an ve hadiste yer alan bir hükmü, zaman ve mekan kayıtlarından uzak, ortamı dikkate almadan, özel çözümlerle ilgili olabileceğini göz önünde bulundurmadan bütün hükümleri eşdeğerde tutmak sıkıntılara sebep olabileceği gibi, dinin ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalmasına da neden olur. Bu konuda bir örnek verecek olursak; avret yerlerinin örtülmesi ile ilgili nass, genel teşrî nitelikli bir hükümdür. Bu hüküm herhangi bir millete, örf âdet, zaman veya mekana özgü değildir.[1] Âyetteki "cilbâb"[2] kelimesi ise Arap âdetinde, kadınların dışarı çıkarken üzerlerine aldıkları kıyafet olup özel hüküm mahiyetini taşımaktadır. Buna göre, her devir ve bölgede örtünmek farz iken, cilbab örfe göre değişebilir.

b)     Makâsıd (Amaç) ve Vesâilden (Araç) olan hükümler:

İslam dininde hükümler makasıd (amaç) ve vesâil (araç) şeklinde ayrıma tabi tutulabilir. Bizzat kendilerinde bulunan maslahat veya mefsedetten dolayı elde edilmesi ya da uzaklaştırılması amaçlanan şeylere makâsıd denir. Vesâil ise; amaç olan hükümlerin gerçekleştirilmesi kendilerine bağlı olan şeylere denir. Başka bir deyişle vesâil makâsıd için vardır. Örnek vermek gerekirse, namaz kılmak maksat, namaz için abdest vesiledir. Diğer bir örnek olarak da, biraz önce verilen misal zikredilebilir. Örtünme amaç, örtünme şekli, elbise modelleri ise vesiledir.

Makâsıttan olan hükümler değişmez, sabit bir görünüm arz eder. Vesâilden olan hükümler ise esnek bir yapıya sahiptir.[3] Buna göre, değişmenin sahasını, vesâil türünden hükümler oluşturmaktadır.

Örneğin; rehin akdinde, rehin verilen şeyin "kabz" edilmesi (teslim alınması) şartı getirilmiştir.[4] Bu hüküm makâsıd - vesâil açısından değerlendirildiğinde, alacağın güvenceye alınması  maksat,  rehinin teslim alınması ise vesile hükmündedir. Asıl maksat hükümde, zaman ya da mekanla herhangi bir değişikliğin olması söz konusu değildir; her zaman alacağın teminatı için rehin alınabilir. Ancak, rehinin teslim alınması zamanın değişmesiyle değişebilir. Şöyle ki, âyetin nâzil  olduğu  dönemlerde tescil  müessesesi bulunmamaktaydı. Günümüzde ise, ayetteki maksadın en güvenilir bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için tapu ve tescil müesseseleri bulunmaktadır. Dolayısıyla âyetteki "teslim alınmış" kaydı başka bir vesile türüyle yerine getirilmiş olacaktır.

c)     Ta'lil edilen hükümler - Ta'lil edilemeyen hükümler :

Dinî hükümler, ta'lil edilip edilememesi bakımından iki kısma ayrılmaktadır:

1) İlleti akıl yoluyla kavranabilen hükümler

2) İlleti akıl yoluyla kavranamayan hükümler

Bu ayrımda birinci kısımda yer alan hükümler genelde değişmeye açık, ikinci kısmı teşkil eden taabbudî hükümler ise, değişmeye kapalıdır.[5] Taabbudî hükümlerin sahasını genellikle, ibadetlerle; hadler, kefaretler, mirastaki nispetler gibi belli bir miktarla belirlenmiş hükümler teşkil etmektedir.[6] Helal ve haram konuları da bu kısımda değerlendirilebilir.

İlletleri anlaşılabilen hükümler konusunda değişim ise, illetin bulunup bulunmamasına bağlıdır. Usulde "hükümler illetleri ile birlikte vardır, illetin var olması ile var olurlar, illetin yok olmasıyla da yok olurlar," kaidesinin kabul edilmesidir ([7]). Dünyevî işlemlerle ilgili dini hükümler, çok azı müstesna, akılla anlaşılabilen illetler üzerine bina edilmiştir. Bu hükümler, insanların maslahatlarına, ihtiyaçlarına ve adetlerine yönelik olup illetlerinin bulunmasıyla hüküm sabit, illetlerin bulunmamasıyla da yok olurlar ([8]). Umumi maslahatlar ihtiyaç ve zaruretlere göre değişeceğinden, ayrıca ortamın, zamanın, durumun ve adetlerin değişmesinden etkileneceğinden, zaman, mekan ve durumun değişmesiyle, bunlara dayalı olarak, hükümler de değişebilecektir.

Bunun yanında, gerek nasla, gerekse içtihatla ortaya konmuş olsun, dinî hükümlerin bir kısmı, yeni hükümden önce yerleşmiş bulunan örf, âdet ve nizamı değiştirmek, onları yeniden tanzim etmek için vazedilmiş; diğer kısmı ise, hüküm sırasındaki örf, âdet ve şartlara uygun olarak teşri kılınmıştır[9]. İşte bu ikinci grupta bulunan hükümler; örf, âdet ve şartların değişmesiyle değişecektir. Başka bir deyişle illetleri örfe dayalı hükümler örflerin değişmesiyle değişecektir.

III.     HÜKÜMLERİN ZAMAN VE ŞARTLARA UYARLANMASINDA İÇTİHAT

Zaman ve çevre şartlarına bağlı olarak hükümlerin değişmesinde etkin rolü içtihat müessesesi oynamaktadır. Nasların teşri sebebini araştırmak, âdet ve şartların durumunu takdir etmek, yeni hadiselere, nasların ruhuna uygun hükümler bulmak içtihat alanına giren problemlerdendir.

Dünyada olmuş ve olacak bütün hadiselerin hükümlerini Kur’an ve hadislerde açık bir şekilde bulmak mümkün değildir. Hayat sürekli bir değişim ve tekamül içindedir. İçtihadî, iktisadî ve teknik şartların değişmesi neticesinde, daha önce bulunmayan tamamen farklı durumlar, yepyeni hadiseler ortaya çıkmaktadır. Bütün bu yeni olay ve durumların hükümlerini açık bir şekilde naslarda bulamayız. Zira naslar sınırlı, olaylar ise sınırsızdır. Sınırlı olan naslar, sınırsız olan hadiseleri içine alamayacağından, olmuş ve olacak bütün hadiselerin hükümlerinin ilahi metinlerde zikredildiğini söylemek mümkün değildir. Bu sebeple, dini anlamak ve amelî hayata tatbik etmek için içtihat  hayatî bir zaruret olup, yerine göre aynî, yerine göre de kifâî olarak müslümanların üzerine farz kılınmıştır.

A.     İçtihat

İçtihat, lügatte güç sarf etmek, bütün gayretini göstermek, son derece çaba harcamak anlamına gelmektedir[10]. Fıkıh usulü terimi olarak ise, fakihin, tafsîli delillerden şer’î amelî hükümleri çıkarmak için bütün gücünü göstermesi, olanca gayretini sarf etmesi, bütün imkanlarını harcaması anlamına gelmektedir[11].

Sahabe ve tabiin dönemlerinde, içtihat kelimesinin yanında; kitap ve sünnette yeni bir hadisenin açık hükmü bulunmadığında, umumî prensipler ve dinin ruhundan hareketle ulaşılan hüküm anlamına gelen re’y tabiri de kullanılmıştır[12]. Hz. Peygamber, Muaz b. Cebel'i Yemen'e kadı olarak gönderirken, önüne gelen problemin çözümü konusunda Kitap ve sünnette bir hüküm bulamadığında neye göre hüküm vereceğini sorması üzerine, Muaz “kendi reyimle içtihat ederim” şeklinde cevap vermiştir[13].

Başka bir ifade ile, dini anlamak ve amelî hayata tatbik etmek şeklinde tanımlayabileceğimiz içtihat, iki sahada cereyan etmektedir:

a) Kitap ve sünnette bir meselenin hükmü açık olarak bulunmadığında, gerekli hüküm ve bilgiyi elde edebilmek için baş vurulan kıyas, istihsan, maslahat, istıshab ve benzeri yollarla  yapılan içtihat,

b) Kitap ve sünnette konuyla ilgili nass bulunduğunda, bunların anlaşılması, maksat ve medlullerinin tayin edilmesi, ayrıca ayet ve hadislerle ilgili telif, tercih ve tahsis ile tatbiki konusunda yapılan içtihat.[14]

B.     İçtihat Ehliyeti

Hz. Peygamber ve sahabe dönemlerinde içtihat ehliyetinin tarif ve tespiti yapılmamıştır. Bu konudaki çalışmalar, müçtehit imamlar döneminden itibaren fıkıh usulünün tedvini ile birlikte başlamıştır. Yazılı olarak günümüze kadar gelen ilk fıkıh usulü kitabı olan Risâle’de İmam Şafiî içtihat ehliyetinin şartlarını şöyle tespit etmiştir:

“Kıyas için gerekli araca bihakkın sahip olan kimse kıyas yapabilir. Bu araç ise, Allâh’ın kitabında yer alan hükümleri, Kur’an’ın farzını, edebini, nâsihini, mensûhunu, âmmını, hâssını ve irşat yöntemini bilmektir.

Bundan sonra kıyasa başvuracak kimse, Kitabın tevile muhtemel olanına, Rasûlullah’ın sünnetiyle, sünnet bulamazsa müslümanların icma’ı ile, icma da olmazsa kıyas ile istidlal eder.  

Kendinden önce geçmiş olan sünnetleri, selefin görüşlerini, insanların icma’ ve ihtilaflarını ve Arap dilini bilmedikçe bir kimse kıyas yapamaz.

Ayrıca, aklı sağlam olmadıkça, şüpheli ve benzer olanları birbirinden ayırmadıkça, acelecilikten sakınmadıkça, iyice tahkik ederek tespit etmedikçe kıyas yapamaz.

Kıyas yapacak kimse, muhaliflerini dinlemekten çekinemez; zira onları dinlemek suretiyle gaflete düşmekten kurtulur, doğru olduğuna inandığı şeyi daha iyi tespit etmiş olur. Söylemiş olduğu sözü neden söylediğini, terk ettiğini de niçin terk ettiğini bilmek için son gücünü sarf etmeli ve insafı elden bırakmamalıdır”[15]

Şafiî’nin tespit etmiş olduğu şartlardan, Kitap, sünnet, icma, kıyas ve Arapça bilgisinin şart olduğu hususunda hemen hemen bütün usulcüler birleşmişlerdir. Bununla birlikte, bu şartları daha açarak sınırlayanlar olduğu gibi başka şartlar ileri sürenler de olmuştur. Meselâ, Ahmed b. Hanbel 300.000’den az hadis bilenin fakîh olamayacağını söylemiştir.

İçtihat ilim ve kültüründen uzaklaşıp, taklît ruhunu benimsemiş kişiler, içtihat şartlarını açıklarken tahfif ve ruhsat tarafına hiç temas etmedikleri gibi, zorlaştırma cihetini seçmişlerdir. Mesela, Kitap ve sünnetin tümünün, bütün anlayış ve sıhhat şartlarıyla beraber bilinmesinin mutlak bir şart olarak ileri sürüldüğü görülmektedir[16]. Buna mukabil, taklide karşı olan alimler ise içtihat ehliyeti ile ilgili şartları hafifletmişlerdir[17]. Bunlardan Şevkânî, “Her ilimde derinleşmek iyi olmakla birlikte, içtihat ehliyeti için şart değildir. Tefsirler yardımıyla Allâh’ın ayetlerini, sahih hadis kitaplarından da sünneti anlayacak kadar sarf ve nahiv ile fıkıh usulü bilenler, müçtehittirler; bu sebeple başkasını taklit etmeleri caiz değildir; hiçbir kimsenin reyi mukabilinde ayet ve hadisi terk edemezler.”[18] demiştir.

Bu konudaki değişik görüşleri sıralayarak tartışmak yerine, tercihe şayan olarak gördüğümüz, İmam Gazzâlî’nin içtihat için gerekli gördüğü şartlar ile bunlara ilave olarak el-Hatîb el-Bağdâdi ve Şâtıbî’nin ilginç ve önemli olduğuna inandığımız görüşlerini zikretmekle yetineceğiz.

İmam Gazzâlî’nin, Mustasfâ isimli eserinde, içtihadın sıhhati için gerekli gördüğü şartları şöyle özetleyebiliriz:

“1) Takdim edilmesi gerekeni takdim edebilecek, tehir edilmesi gerekeni tehir edebilecek, düşünerek zannı ortadan kaldırabilecek derecede dini bilgi ve idrake sahip olmak,

2) Adaletli olmak ve adaleti zedeleyecek günahlardan uzak durmak.

Bir kimsenin müçtehit olabilmesi için gerekli olan bilgi ve idrak ise, Kitab’ı, sünneti ve icma’ı bilmesi ve akıllı olması anlamına gelir. Bunlar da şöyle açıklanabilir:

Allâh’ın Kitabı asıldır, onu bilmek gerekir. Ancak, bundan iki hususu hafifletmekte yarar vardır. Birincisi, Kitabın hepsini bilmek şart değildir. Bundan, miktarı 500 kadar olan ahkamla ilgili ayetleri bilmek kafidir. İkincisi ise, bu ayetleri ezbere bilmesi de gerekmez. İhtiyaç duyduğunda, ilgili ayetlerin yerlerini bulabilecek durumda olması kafidir.

Sünnete gelince, her ne kadar sayıları binlerce olsa da, bunlardan sadece ahkamla ilgili olanları bilmek gerekir. Ancak bunda da, Kur’an’da zikredilen iki hususun hafifletilmesi gerekir. Zira, mevâiz, ahiretle ilgili haberler gibi hadisleri bilmek şart değildir. Hadislerin ezbere bilinmesi de gerekmez. Ebû Dâvûd, Beyhakî’nin sünenleri gibi ahkama müteallik hadisleri toplayan sahih bir hadis kitabının bulunması ve ihtiyaç duyduğu hadisleri kitabın hangi bölümlerinde bulabileceğini bilmesi ve ihtiyaç anında bulabilmesi yeterlidir. Ezbere biliyorsa bu daha iyidir.

İcma’ konusunda ise, icma’a muhalif fetva vermemesi için, nassı bilmesi gerektiği gibi, icma’ olan konuları da bilmesi gerekir. Burada da, bütün icma’ edilen hususları ezbere bilmesi gerekmez. Ya alimlerden birinin görüşüne uygun olduğunu veya meselenin daha önce geçmemiş olduğunu bilmekle içtihadının icma’a aykırı olmadığını anlar. Bu da, icma’a muhalefet etmemek şartı için yeterlidir.

Pek tabî ki, içtihat edecek kişinin Arapça’yı ve dilbilgisi kurallarını da bilmesi gerekir. Bu bilgi, Arapça hitabı anlayacak kadar, kelamın hakikatini, mecazını, mücmelini, zahirini, umumunu, hususunu, muhkemini müteşâbihini anlayacak kadar bir Arapça bilgisidir. Bu konuda, Halil, Müberred derecesinde Arapça bilgisine sahip olmaya gerek yoktur. Bilakis, Kitap ve sünnetle alakalı olan kelimeler ile hitabı anlayacak kadar kaideye ihtiyaç vardır.”[19]

El-Hatîb el-Bağdâdî, “ Hiçbir ilim yoktur ki, müçtehit ona herkesten daha çok muhtaç olmasın. Çünkü fakih, dünya ve ahiretin her işiyle alakalıdır. Fakih, insanların ciddi ve gayri ciddi davranışlarını, muhalefeti, fayda ve zararı, insanlar arasında câri olan işleri, örf ve adetleri bilmek mecburiyetindedir.”[20] demek suretiyle, müçtehidin, fert ve cemiyet psikolojisini, sosyolojiyi, dinler tarihini bilmesi gerektiğine işaret etmiştir.

Şâtıbî, içtihat ehliyeti konusunda diğerlerinden farklı bir görüş ileri sürmüştür. Onun görüşü şöyle özetlenebilir:

“Şu iki vasfı taşıyan kişi içtihat ehliyetini elde etmiş demektir: 1) Şeriatin maksatlarını tam olarak anlamak, 2) Bu anlayışa göre hüküm çıkarma gücüne sahip olmak.

Şerîat kulların maslahatı prensibi üzerine bina edilmiştir. Bu maslahatlar da, mükellefin anlayışına göre değil, Şâri’in koyduğu şekliyle muteberdir. Bunlar ise, zarurete, ihtiyaca ve tahsiniyyata bağlı olmak üzere üç derecedir. Bir kimse her meselede Şâri’in maksadını kavrayacak duruma gelince kendisinde eğitim, fetvâ ve hüküm verme konularında Peygamber’in (sas) halifesi olacak vasıf ve ehliyeti elde etmiş demektir.

İkinci şart ise, birincisinin hizmetçisi gibidir. Şöyle ki, içtihada güç yetirebilmek, ancak öncelikle şeriatın anlaşılması, ikinci olarak da hüküm çıkarmak için gerekli olan bilgiler vasıtasıyla olmaktadır.”[21]

C.     İçtihadın Tecezzisi

İçtihadın tecezzîsi, içtihadın bölünmesi anlamına gelmekte olup, alimin bir meselede müçtehit seviyesine ulaşıp da diğer meselelerde bu seviyeye ulaşamaması demektir[22]. İçtihadın tecezzi edip etmeyeceği tartışmaları müçtehit imamlar dönemine kadar bulunmamaktadır. Ancak bundan sonra tartışılmaya başlanmış olup bu tartışmalarda genelde şu konular ele alınmıştır: İçtihat ehliyeti için gerekli şartlardan bir kısmına sahip olan kimse, kendisinde bulunmayan şartlarda ehli olan kişilere tabi olarak içtihat edebilir mi? İslâm hukukunun bir bölümünde veya bir meselede müçtehit seviyesine ulaşan kimse, bu konuda içtihat edebilir mi?

İçtihadın tecezzisini caiz görmeyenlere göre, içtihat fıkhî bir meleke olup, bu melekeye sahip olabilmesi için kişinin hem usulü, hem de İslâm hukukunun amaçlarını tam olarak bilmesi gerekir. Müçtehidin, içtihadı herhangi bir konuya münhasır olamaz. Zira şeriatın her bölümü birbirine bağlıdır. Şer’i bir meselede içtihat yapacak kimsenin, şeriatın bütününü bilmesi gerekir.[23] Ebu Zehra, Fakihlerin büyük çoğunluğunun bu görüşte olduğunu belirtmiştir[24].

Zerkeşî, içtihadın tecezzisi konusundaki ihtilafın fıkıh bölümleri arasında olabileceğini, meselelere kadar inildiğinde, tecezzinin söz konusu olamayacağını söylemiştir[25]. Buna göre, bir kişi buyu’ babında, miras bölümünde veya nikah bölümünde derinleşerek müçtehit olabilir; fakat, bu bölümlerin altında, mesela sadece vadeli satış, süt kardeşlerin nikahı gibi müstakil bir problemde müçtehit olamaz.

İçtihadın tecezzi edebileceğini söyleyenlere göre ise, bazı meselelerde müçtehit seviyesine ulaşan kişi, o meselelerde içtihatta bulunabilir. Diğer meselelerde içtihat vesile ve şartlarına malik olmadığından içtihat edememesi, yeterli olduğu konuda içtihat etmesine mani değildir. Zira bir kimsenin bir konuda bilgili olması, bilgisinin olmadığı konuda fetva vermesini gerektirmediği gibi, bazı konularda bilgisinin yeterli olmaması da bildiği konuda fetva vermesine mani olmasa gerektir. Şayet, içtihat tecezzi etmemiş olsaydı müçtehidin bütün meseleleri bilmesi gerekirdi ki, bu mümkün değildir. Sahabe dahil, taklit edilen bütün müçtehitlerin bilmediği nasslar, cevap veremediği meseleler olmuştur. İmam Malik’e 40 problem sorulduğu, bunlardan dördüne cevap verdiği, kalanlarına bilmiyorum dediği rivayet edilir[26].

D.     Netice

Mezhep imamları gibi mutlak müçtehit olmak için ileri sürülen şartların günümüzde bir kişide bulunması zor görülmekle birlikte, içtihadın tecezzi edebileceği, yani bir kişinin belli konularda müçtehit seviyesine ulaşabileceği kabul edilince ve günümüzdeki araştırma sonuçları ve teknolojik imkanlar göz önünde bulundurulduğunda, gerekli İslâmî ilimler ile iktisat, hukuk, sosyoloji, psikoloji, tıp gibi ilimlerden ihtiyaç duyulan bir veya birkaçında mütehassıs kişilerden teşekkül edecek “İçtihat şurası” ile bu şartlar mükemmele yakın bir şekilde tahakkuk edebilir.

Tefsir, hadis, fıkıh konularında günümüze kadar pek çok çalışmalar yapılmıştır. Ayetlerin nüzul sebepleri, delaletleri konusunda araştırmalar gerçekleştirilmiş, hemen bütün hadislerin tespiti, tahrici, tenkidi konusunda çalışmalar yapılmış ve bu çalışmalar halâ sürdürülmektedir. İletişimin ve teknolojinin çok ileri bir düzeye ulaştığı günümüzde, bu çalışmalara ulaşmak çok kolay hale gelmiştir. Diğer taraftan bu çalışmalar bilgisayar ortamına aktarılmış, CD’lere kaydedilmiştir. Bir – iki tuşa basmakla bir konudaki bütün ayet ve hadislere ve o konu üzerinde yapılan çalışmalara ulaşılabilmek imkanına kavuşulmuştur.

Aynı şekilde tıp, ekonomi, iktisat, sosyoloji, psikoloji gibi ilim dallarında müstakil enstitüler, fakülteler kurulmuş, çalışmalar hızlanmıştır.

Bütün bunların sonucu olarak, fıkıh melekesini kazanmış samimi ve bu bilgilere ulaşabilecek İslâmî ilimlerde temayüz etmiş şahıslar ile iktisat, hukuk, sosyoloji, psikoloji, tıp gibi ilimlerden ihtiyaç duyulan bir veya birkaçında mütehassıs kişilerden oluşturulacak içtihat şurası sayesinde günümüz problemlerine çözümler getirilebilir, ihtiyaç duyulan hükümler konulabilir.

Bu sebeple, “din konusunda toplumu aydınlatmak” vazifesi ile görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığının, Din İşleri Yüksek Kurulunun teşekkül ettirilmesi çalışmalarının devam ettiği şu günlerde, kadro ve mali yönden desteklenerek bu içtihat şurasının oluşturulmasının sağlanması, günümüz problemlerinin çözümü ve dinin günümüze yorumlanması konusunda önem arz etmektedir. Bunun yanında dünya bilgi bankalarına ulaşmak ve doküman elde etmek amacıyla Din İşleri Yüksek Kuruluna bağlı olarak kurulan Araştırma Geliştirme ve Dokümantasyon Merkezinin (ARGED), sağlıklı ve süratli bir şekilde çalışmalarını yürütebilmesi için gerekli teknik donanım ve kadro ile teçhiz edilmesi ve yeterli bir kütüphanenin kurulması bu çalışmaların başarıya ulaşması için gerekli görülmektedir.

SONUÇ

İnsan içtimai bir varlık olup, hayatını yalnız başına devam ettiremez. Bununla birlikte, kendi çıkarlarını önde tutan, kendisi için uygun olanı elde etme arzusu içerisinde bulunan bir varlıktır. Toplumda her çeşit karakterde insanın bulunması, kuvvet ve zekâ seviyelerinin farklı olması ve yaratılışındaki kendisi için uygun olanı elde etme hırsı, toplu yaşamanın faydaları yanında bazı mahzurlarını da ortaya çıkarmaktadır. Fertlerin birbirlerine ve topluma, toplumun da fertlere karşı  hareket tarzlarını düzenleyen esasların bulunmadığı bir toplumda düzenden, intizamdan söz edilemez. Bu sebeple, her toplumda, sosyal hayatı düzenleyen din, hukuk, ahlak kuralları gibi normlar ve müeyyideleri bulunmuştur. İşte bunun içindir ki, Allâh Teâlâ da ilk insanla birlikte uyulması gereken kuralları Peygamberleri vasıtasıyla bildirmiştir. Son olarak da, Hz. Muhammed’i, peygamberlikle görevlendirerek ilahi mesajlarını insanlığa ulaştırmıştır.

İslâm dini, her asrın ve her coğrafyanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek evrensel bir dindir. Bunun için gerekli olan kaynak zenginliğine sahiptir. Kaynaklar ilâhî ve değişmez olma vasıfları yanında esnek bir yapıya sahiptirler. Kaynakları zamana ve ortama göre anlama ve yorumlama için gerekli içtihât müessesesi bulunmaktadır. İslâm’ın çağlara hitap etmesi, bu  müessesenin işlerliğine bağlıdır. Dini hükümler dar kalıplara sıkıştırılabilecek donuk kaideler değildir. Bilakis bu hükümler zaman ve şartların değişmesine uyum sağlayan esnek bir yapıya sahiptir. Başka bir değişle zamanın değişmesiyle hükümler de değişir.

İtikat, ibadet ve ahlak ile ilgili dini hükümlerde değişme söz konusu değildir. Değişim ancak muamelat adı verilen dünyevî işlemlerle ilgili hükümlerde geçerlidir. Bu alanda değişim, hükümlerin genel prensipler koyup koymaması; maksat veya vesile olması; illetinin bilinip bilinmemesi gibi kriterler esas alınarak değerlendirilir ve zamanın ya da şartların değişmesiyle hükümlerde de değişikliğe gidilebilir.

Zamanın ve çevrenin şartlarına bağlı olarak hükümlerin değişmesinde etkin rolü içtihat müessesesi oynamaktadır. Nasların teşri sebebini araştırmak, âdet ve şartların durumunu takdir etmek, yeni hadiselere, nasların ruhuna uygun hükümler bulmak içtihat alanına giren problemlerdendir.

Mezhep imamları gibi mutlak müçtehit olmak için ileri sürülen şartların günümüzde bir kişide bulunması zor görülmekle birlikte, içtihadın tecezzi edebileceği, yani bir kişinin belli konularda müçtehit seviyesine ulaşabileceği kabul edilince ve günümüzdeki araştırma sonuçları ile teknolojik imkanlar göz önünde bulundurulduğunda, gerekli İslâmî ilimler ile iktisat, hukuk, sosyoloji, psikoloji, tıp gibi yardımcı ilimlerin bir veya birkaçında mütehassıs kişilerden teşekkül edecek “İçtihat şurası” ile bu şartlar mükemmele yakın bir şekilde tahakkuk edebilir.

Bu sebeple, “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” ile görevli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığınca, Din İşleri Yüksek Kurulunun teşekkül ettirilmesi çalışmalarının devam ettiği şu günlerde, Başkanlığın kadro ve mali yönden desteklenerek bu içtihat şurasının oluşturulmasının sağlanması, günümüz problemlerinin çözümü ve dinin günümüze yorumlanması konusunda önem arz etmektedir. Bu amaçla, tıp, iktisat, sosyoloji, psikoloji sahasında ihtisas yapmış dalında uzman kişilerden sözleşmeli olarak istifade edilebilmesi için yeterli ödeneğin tahsis edilmesi, ayrıca Din İşleri Yüksek Kurulu Üyelerinin çalışmalarına hazırlık mahiyetinde araştırma yapacak ve doküman toplayacak yetişmiş Kurul Uzmanlarının istihdam edilebilmesi için yeterli kadronun tahsis edilerek atamaya izin verilmesi yerinde olacaktır. Bunun yanında dünya bilgi bankalarına ulaşmak ve doküman elde etmek amacıyla Din İşleri Yüksek Kuruluna bağlı olarak kurulan Araştırma Geliştirme ve Dokümantasyon Merkezinin (ARGED), sağlıklı ve süratli bir şekilde çalışmalarını yürütebilmesi için gerekli teknik donanım ve kadro ile teçhiz edilmesi ve yeterli bir kütüphanenin kurulması bu çalışmaların başarıya ulaşması için gerekli görülmektedir.

Tebliğimi Merhum Mehmet Akif’in bu konudaki manidar beyti ile tamamlamak istiyorum:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı

 

                                                                                                                      29/04/2000



[1] Bkz. Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 123.

[2] Ahzâb, 33/59.

[3] Kardâvî, Yusuf, Şerîatü'l-İslâm, Beyrut 1985, 22; Kardavî, Yusuf, el-Hasâisu’l-Âmme li’l-İslam, Beyrut 1985, 216; Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 110.

[4] Bakara, 2/283.

[5] Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, 115.

[6] İbn Abdisselam, İzzüddin Abdülaziz, Kavâidu’l-Ahkam fî Mesâlihi’l-Enâm, Kahire ty., II/75; Şatıbî, İ'tisâm, II/132; Şatıbî, Şatıbî, Ebû İshak İbrahim b. Musa, el Muvâfakât fî Usûli’l-Ahkâm, Beyrut ty., II/300; Suyûtî, Eşbâh, 42l; Hallâf, Abdulvehhab, Mesâdıru’t-Teşrîi’l-İslâmî, Kuveyt 1972, 26; Şelebî, Muhammed Mustafa, Ta’lilu’l-Ahkam, Beyrut 1981, 296.

[7] Es-Serahsi, Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed, El-Usûl, İstanbul 1990, II/174-183; Ez-Zerkâ, Mustafa Ahmed, el-Medhalu'l-Fıkhiyyu'l-Âmm, el-Fıkhu'l-İslâmî fî Sevbihi'l-Cedîd, Dımeşk 1967, 1968, II/905; Zeydân, Abdülkerim, (Çev. Özcan, Ruhi), Fıkıh Usûlü, yy. 1982, 82; Şa'ban, Zekiyyüddin, Usûlü'l-Fıkhi'l-İslâmî, s.140.

[8] İbn Abdisselam,  Kavaidu'l-Ahkam, II/4.

[9]

34
0
0
Yorum Yaz